CEVHER DUDAYEV

7/12/2009

Dudayev gerçek bir liderdi; asla para, makam, mevki gibi şeylere meyli olmadı. Savaş süresince kendisine yapılan yüklü miktarda para, ülkeden çıkışının ve can güvenliğinin sağlanması gibi teklifleri hiçbir zaman kabul etmedi.

Kafkasya’da bir efsane vardır. İnsanlar yüzyıllar boyu devlere mahkum yaşamışlar ve bir gün devlerin elinden ateşi çalarak özgürlüklerine kavuşmuşlar. O günden sonra Kafkasya hep savaşmış özgürlüğünü korumak için. Yüzyıllar boyu tüm istilacılara direnen Kafkasya, 300 yıl direndiği Rus istilasına yenildiğinde ateşini yeniden kaybetmişti; ta ki bu ateş Çeçenistan’da tekrar yakılana kadar…

Rahmetli Aslan Mashadov’un dediği gibi, büyük savaşlar büyük kahramanlar isterdi ve Kafkasya Çeçenistan’da büyük kahramanlarından birini daha yetiştirdi.

Dudayev, 1944 senesinin ilk günlerinde Çeçenistan’ın Yalho köyünde doğdu. Tarihin gördüğü en vahşi sürgünlerden biri ile henüz kundakta iken, 500 bin insanla birlikte Kazakistan’a sürgün gitti. Sadece yollarda binlerce insan hayatını kaybederken Dudayev Allah’ın takdiri gereği hayatta kaldı. O takdir ki, gelecekte onu şanlı bir lider olarak bize tanıtacak ve mübarek bir şehit olarak aramızdan alacaktı.

Çocukluk yılları Kazakistan’ın Çimkent şehrinde geçen Dudayev, büyük bir kıtlık ve yokluk hayatı yaşadı. Böylesine ağır hayat şartları altındayken annesinin anlatmaktan bıkmadığı Çeçenistan hikayeleri ile büyüdü. Dini düşüncelerin yasaklandığı bir karanlıkta, ailesi sayesinde manevi bir atmosferde iyi bir Müslüman olarak yetiştirildi. 1957 yılında Çeçenistan’a geri dönüş izni çıktığında Dudayev ailesi de vatanına geri döndü. Zeki bir öğrenci olan Cevher Dudayev, Tambov Hava Harp Okulu’na girmeyi başardı. 1966 yılında Uzun Mesafe Uçak Pilotluğu ve Mühendisliği Okulu’nu, devamında da Gagarin Hava Harp Akademisi’ni bitirdi. Daha sonra da bir Rus olan ama yaşantısı ile gerçek bir Kafkasyalıyı asla aratmayacak Alla Dudayeva ile hayatını birleştirdi.

1989 yılında Glasnost ve Perestroyka politikaları, tarihin en karanlık rejimi komünizmin sonunu getirirken, Dudayev tuğgeneral olarak Estonya’da bulunuyordu. Bağımsızlık rüzgarlarının estiği Estonya ve diğer Baltık ülkelerindeki isyanları zor kullanarak bastırması istendiğinde, “Toprağı için, vatanı için mücadele eden insanlara asla bomba atmam!” diyerek kendisine verilen emri reddetti. Dudayev bu olaydan sonra Estonya’da kahraman, Rus ordusunda ise “Asi General” olarak anılmaya başlandı.

Bu sıralarda Çeçenistan da kaynamakta idi. Yandarbiev ve arkadaşları Çeçenistan’ı bağımsızlığına kavuşturmak için çoktan organize olmuşlar ve mücadeleye başlamışlardı. Dudayev de olan bitenin farkındaydı. Estonya krizi sonrasında Rus ordusunun istenmeyen adam ilan ettiği Dudayev, Yandarbiev’in daveti üzerine istifa etti ve vatanı Çeçenistan’a döndü. 1990 yılında toplanan Halk Meclisi Başkanlığı onun Çeçenistan’daki ilk hamlesi idi. 6 Eylül 1991 tarihinde bağımsızlık kararı alınınca, aday olarak girdiği başkanlık seçimlerinden oyların %85’ini alarak galip çıktı ve Çeçenistan devlet başkanı oldu. Dudayev’in en büyük hayallerinden biri de Kafkasya halklarının birliği idi. 1992 yılında başlayan Abhazya Savaşı’na Şamil Basayev komutasında Çeçen savaşçıları gönderip Kafkas Halkları Konfederasyonu’na destek verdi.

Moskova, Kafkasya’nın kalbinde gelişen bu olayları hiç de iyi bir gözle takip etmiyordu. Dudayev, Çeçen halkının artık yola Rusya’dan ayrılarak devam edeceğini söylüyor ve Kafkasya birliğinden bahsedenlere destek oluyordu. Oysaki Moskova’nın Kafkasya’yı kaybetmeye tahammülü yoktu.

Savaş çanları çalmaya başladığında, Dudayev Rusya ile görüşme yolları aradı. Hatta Tataristan’ın biraz üstünde bir statüde bağımsızlık karşılığında, Rusya Federasyonu’nda kalmak bile tartışıldı. Dudayev sonuna kadar savaşın karşısında olsa da Moskova, “Asi General”in yola getirilmesine karar vermişti. Önce içeriden hainler organize edilerek bağımsızlık engellenmek istendi ama başarılı olunamadı. Zira Dudayev ve arkadaşlarının yaktığı ateş Çeçenistan’ı çoktan kavurmaya başlamıştı, devamında ise tüm Kafkasya’yı saracağı kesindi. Bu dönemde Rusya adalet bakanı olan Çerkez kökenli Kalmuk Yura -bu karar alındığı anda görevinden istifa etmiştir- Moskova’nın savaşa karar verdiğini yakın bir dostuna şu sözlerle anlatıyordu: “Güvenlik Konseyi, bu savaşın başlatılması yönünde bir karar aldı. Bunun dönüşü yok artık. Konsey üyeleri, iç politikada bir takım dengeleri oturtabilmek için Rusya’nın kazanabileceği küçük bir savaşa girmesinin gerekli olduğu düşüncesinde hemfikirler. Alınan bu karar gereği de Rus ordusu Çeçenistan’a girecek.”

11 Aralık 1994 günü Rusya -sadece iki saatte almak kaydı ile- Çeçenistan’a saldırdığında, Dudayev çok iyi tanıdığı Rus ordusuna asla unutamayacağı bir direnişle cevap verdi. “Son Çeçen canını vermeden Ruslar asla Çeçenistan’ı alamazlar!” diyerek cihad ilan etti. “Bizi öldürebilir, ezebilir, üstümüzde tanklarla dans edebilir, vücudumuzu parçalayabilirler... Fakat özgürlük ve bağımsızlık ruhumuzu asla yok edemezler...”

Bu savaşta Dudayev uydu telefonu ile dünyaya bağımsızlık haklarını anlatmaya başladığında devreye çok uluslu düşmanlar girdi ve Dudayev 21 Nisan 1996 günü bir Duma milletvekili ile görüşürken güdümlü bir füze saldırısı sonucunda şehadet şerbetini içti. Çok önceleri söylediği, “Şehitliğe talibim. Şehitliği büyük bir rütbe ve makam olarak kabul ediyorum. Ülkemin bağımsızlığı ve halkımın hürriyeti için ölene kadar savaşmaya hazırım!” sözü ile iman dolu kalbini çoktan ifşa etmişti. İlk olarak ABD tarafından doğrulanan suikast onun şehadetiyle Çeçenistan’da her şeyin bittiği şeklinde lanse edildi. Oysaki Dudayev sözde hür dünya devletlerinin hiçbir zaman anlayamayacağı bir gerçeği halkına anlatmıştı. Çeçenler büyük şehitlerinin izinde, iki yıl süren savaş sonucunda, Rusları yendiler ve Çeçenistan özgür oldu. Moskova’nın bu “küçük savaşı”nda Çeçenistan 150 bin insanını şehit verdi. Çeçenistan toprakları 10 binden fazla Rus askerine mezar oldu.

Dudayev gerçek bir liderdi; asla para, makam, mevki gibi şeylere meyli olmadı. Savaş süresince kendisine yapılan yüklü miktarda para, ülkeden çıkışının ve can güvenliğinin sağlanması gibi teklifleri hiçbir zaman kabul etmedi. O sadece halkına güvendi. Basın mensuplarının savaş öncesinde sorduğu “Kaç generaliniz var?” sorusuna “Her Çeçen bir generaldir, ben sadece milyon birinciyim.” diyecek kadar alçak gönüllü idi. Dudayev doğrularından asla vazgeçmeyecek kadar Çeçen’di. Bağımsızlık ilanının ardından tanınma için başvurduğu devletlerden olumsuz yanıt aldığında verdiği cevap bu mücadelenin aslında temel taşı idi: “Bizi tanımazsanız biz de sizi tanımayız!”

Çeçenistan büyük liderini hiçbir zaman unutmadı. Bağımsızlık savaşı halen devam ediyor. Bu savaşta 400 bin Çeçen şehit edildi, binlercesi hâlâ sürgünde. Dünya onları unutsa da onlar liderlerini asla unutmadılar. Kutlu mücadeleleri devam ediyor. Savaş neden bu kadar uzun zamandır sürüyor derseniz, yine onun ağzından cevap vermek gerekir, “100 yıl köle olarak yaşamaktansa bir gün şerefli ve başı dik durmayı tercih ederim...”         

Eyüp Tuncer / Düşünce Gündem

Kurban Teslimiyettir, Sadakattir, Allah'a Adanmaktır

8/11/2009

Kurban, adanmışlık ve teslimiyetin sembolüdür. En sevdiğini Allah yolunda feda etmeye adayan İbrahim(as.)’in sözüne bağlılığı ve kurban edilmeye hazırlanan İsmail(as.)’ın teslimiyeti bizler için bir hikayeden öte mesajlar içermelidir. Bu kıssayla beraber, Allah’a adamaya hazır olduğumuz İsmaillerimizin olup olmadığı, hayatta en değer verdiğimiz her ne ise onun bizim İsmail’imiz olduğu hatırlanmalıdır. Ayrıca, Allah’tan gelen bir emre kayıtsız şartsız tabi olan İsmail(as.)’in ilahi emre teslimiyetiyle, Allah’ın her emri karşısında işittik ve itaat ettik bağlılığının bizlerde oluşması amaçlanır.

Allah’ın yolunda kurban etmeye hazır olduğumuz neleri alt alta sıralayabiliriz. Veya Allah yolunda feda ettiklerimiz, öz evladını kurban eden bir babanın acısını yüreklerimizde ne kadar bıraktı. Allah yolunda infak ettiğimiz mallarımız, genel tüketim standartlarımızın ne kadarına karşılık geliyor. İnfak ettiklerimiz bir plazma TV’nin, gardolaptaki tıka basa elbiselerin, varlıklarından dolayı yürümekte zorlandığımız ev eşyalarının değerine ulaşıyor mu? En değerli varlığımız olan ömrün, zamanın, Allah yolunda geçirdiğimiz, kurban ettiğimiz kısmı ne kadar? Uykuda, oyunda, melayani sohbetler ve uğraşlarla geçirilen heba edilen zaman, Allah yolunda geçirilecek dakikalara fırsat bırakıyor mu?

Bu hakikatler, kurbanın sadece bir hayvan kesim ameli olmadığını bizlere gösteriyor. Anlamını yitirmiş, işlevsiz hale gelmiş ibadetlerden kurban’da nasibini almış, insanımızda  mangal keyfi ve dipfrizlere stok edilecek etlerin hesabından başka bir heyecan uyandırmamaya başlamıştır. Oysa ki Allah’a ulaşacak olan et ve kemikler değil, sadece halis niyetlerle O’na yönelişimiz, sorumluluk bilincimiz ve takvamız olacaktır.
“Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşır; fakat O'na sadece sizin takvânız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allah'ı büyük tanıyasınız diye O, bu hayvanları böylece sizin istifadenize verdi. (Ey Muhammed!) Güzel davrananları müjdele!” (22/Hac 37)

Her yıl gerçekleştirilen IMF ve Dünya Bankası toplantıları bu sene İstanbul Harbiye’de gerçekleşti. Bu toplantıların yapıldığı dönemde yoğun protesto gösterileri ve eylemler yapıldı. Emperyalizme karşı çıkma, halkı, emeği savunma adına esnafa saldıran ve iş yerlerini tahrip eden bu grubun, eylem gerekçesi gibi yöntemi ve ölçüsü de batıldı. Oysa Allah Ve Resulüne savaş açmış (bkz. 2/Bakara 278-279) faizcilerin kurumsal temsilcileri İstanbul’daydı. Ve bu sömürü düzeninin sistemini kuran ve işleten sermayedarlara hak ettikleri tepkiyi göstermesi gereken Müslümanlardı… Rabbim tüm alanlarda maruz kaldığımız işgallere karşı koyabilecek dirayeti bizlere nasip etsin.

Türkiye ilginç ve acayiplikler ülkesi. Bir ülke düşünün ki köşe bucak gizli şekilde gerçekleştirilen kumar oyunlarına karşı çıkıyor ve diyor ki, “kumar gelirini sadece ben yönlendiririm ve bu gelir sadece benim havuzuma akmalı.” Bu sebeple ülke futbol kulüplerinin tamamı maçlara “Yasadışı bahse son, Türkiye kazansın” pankartıyla çıktılar. “Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bun(lar)dan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz.”  (5/Maide 90) ayetiyle şeytanın pislikleri olarak gösterilen ve haram kılınan bu şeytani amele sahip çıkan ve bunun gelirinin tek sahibi olmayı amaçlayan anlayışın artık azgınlaşmış bir cahiliye sistemi olduğu görülebilmeli ve kesin bir red ile reddedilmelidir.

BU GÜN NE YAPABİLİRİM

13/10/2009

Fecr vakti

 

Ölüm uykusunda gafiller

 

Yatağından doğruldu

 

Allah'ın zikriyle:

 

"Bismillah"

 

"Ölümümüzden sonra bizi yeniden dirilten Allah'a hamd olsun"

 

Buz kesmişti evin içi

 

Hırkasını sırtına atıp ağır adımlarla yolunu tuttu lavabonun

 

Suyla her temasında yavaş yavaş siliniyordu uykunun izleri

 

Havluyu omuzuna atıp salona doğru yürürken, belli belirsiz düşünceler canlanıyordu kafasının içinde

 

Pencereden havanın rengine şöyle bir göz atıp eski halı seccadesini yere serdi

 

Ve işte ilk buluşma anı

 

Salatu's-Sunneh...

 

Felak ve Nas ile Rabb'ine sığınırken, kelimelerin anlamları sırayla belirginleşiyordu zihninde

 

"Sığınırım karanlıktan yarılıp çıkan sabahın Rabb'ine, tüm yarattıklarının şerrinden..."

 

İki kısa rekat selam ile son bulurken

 

Uyku çoktan terk etmişti gözlerini

 

Hava alacakaranlığa dönerken tatlı bir korku duydu içinde

 

"Güneş doğmadan önce semaya açılmalı ellerim"

 

Bir tekbir daha aldı

 

"İnna enzelnahu fi leyleti'l-Kadr..."

 

"Şüphesiz biz, onu Kadir gecesinde indirdik..."

 

Her ayetle birlikte, türlü düşünceler canlanıyordu kafasında

 

O mubarek gecede indirilenin kadrini bilmiş miydi insanlık?

 

"Boşver insanlığı, sen bildin mi önce onu söyle" diye geçirdi içinden

 

Ardından ihlas'la bitirdi ilk rekatı

 

"...Lem yelid ve lem yuled ve lem yekun lehu kufuven ehad"

 

İkinci rekat daha da sarsıcıydı onun için

 

"Eraeytellezi yukezzibu bi'd-Din..."

 

"O dini yalanlayanı gördünmü?..."

 

Cipten V.İ.P'e, Versace'dan Nice'e türlü şeyler geldi aklına

 

Sonra yine kendi nefsine döndürdü bakışlarını

 

"Ne yaptın ihtiyaçtan arta kalanı, paylaştın mı son kuruşuna kadar?"

 

Ve 'İnna a'tayna' ile bitirirken tek bir düşüncesi vardı artık

 

Rabb'ine kurban olarak sunmalıydı kendisini

 

Selam, tesbih ve dua...

 

Hamd ile bitirirken yakarışını

 

Teslimiyet ve tevekkül içerisinde arka arkaya tekrar etti üç kez:

 

"Hasbunallahi ve ni'mel vekil"

 

Ve üçüncüsünde ekledi:

 

"Ve ni'men-Nasir"

 

"Allah bize yeter, O ne güzel vekil ve ne güzel yardımcıdır"

 

İnsan bu ya "Gidip yatsam mı acaba?" diye düşünürken

 

Gözü sehpanın üzerindeki kitaplara ilişti birden

 

İki tercih arasında bir beşer

 

"Hangisi sana daha sevimli ey nefsim?"

 

Saniyeler akıp giderken, şeytanı mağlup etmeye karar verdi 

 

Tekli koltuğa oturup sehpayı kendine doğru çekti

 

Önce Kur'an okudu bir miktar

 

Ağır ağır, düşüne düşüne

 

Fazla değil; 40-50 ayet kadar

 

Her bir yaprağını çevirirken aynı şeyi düşünüyordu hep:

 

"Sen neresindesin bunun?" 

 

"Sadakallahu'l-Azim" derken acımasızca hırpalıyordu nefsini

 

"Sözünle olduğu kadar özünle de doğrula"

 

"Hayatınla tasdik et!"

 

Bitmemişti henüz

 

Buhari'nin Sahih'i ile devam etti okumaya

 

Beş hadis

 

Orijinal metni ve anlamıyla

 

Şöyle diyordu sonuncusu:

 

"Fe inne'l-Hayae mine'l-İman"

 

"Şüphesiz haya imandandır"

 

Almıştı alacağını

 

"Sadaka Rasulullah (s.a.v)" diyerek kitabın kapağını kapattı

 

Çayın altını yakmaya giderken

 

Aklında bir tek soru vardı:

 

"Bugün ne yapabilirim?"

 

 

Kalın sağlıcakla...

 

 

Handan Ayyıldız

AYAĞA KALK

16/9/2009

Mazlum ve mahzun kalmış tüm güzel kardeşlerime ithafen...

Yorgundu,

yaşadıkları yormuştu onu,

yılların üst üste yığdığı acılar, hayal kırıklıkları ve ihanet...

Mütebessim değildi, donuk bakışlarla zamanın derinliklerine bakıyordu gözleri.

Ona da böyle öğretiyordu hayat,

kim bilir ne duygular saklıydı yüreğinde, belki de koca bir volkan taşıyordu sinesinde.

Lakin diyemiyordu diyeceğini...

Bir kayanın önüne dikilip ona karşı koymaktansa, çek elini yuvarlanıp gitsin,

yoksa ya yorulur ya da altında kalırsın.

Kendinden kaynaklanan olumsuzluklara elbette üzülmeli insan,

üzülmeli ki, ders alsın, pekişsin, tekamül etsin.

Hem zor güç verir insana,

belini kırmayan darbeler adam gibi adam yapar seni.

Ammaaa sen değilsen yaşananların müsebbibi,

çekil üzüntülerinin önünden.

Dün için yapılacak bir şey yok, yarını ise bilmiyorsun, o halde bugünü yaşa layıkıyla.

Rabb'ul-alemin'e kıldığın o rüku, o secde yok mu,

yitirme anlamını, hiç çıkmasın aklından.

Amma ve lakin eğersen boynunu vefasızların, zalimlerin ya da sahtekarların verdiği ezadan

ya da bilmem hangi beladan dolayı,

zulmedersin kıldığın rükuya, secdeye.

İnsan bu, kendi taşlarını kendisi döşeyip gidecek cennete ya da cehenneme.

Öyleyse taşlarını dikkatli döşe,

zira "Yamuk taşlardan da düz yol inşa edilir" dersen yanılırsın,

dümdüz taşları bırakıp bir kenara, eğrilerini toplarsan yolda kalırsın,

daha önce nicelerinin kaldığı gibi...

Allah'ın arzındasın ve zorlu bir imtihandasın,

insan yiyiciler, ayartıcılar ve iki yüzlüler...

Yoldaşını bulmalı ve ondan hiç ayrılmamalısın.

Haydi gülümse biraz,

imtihan denilen mecburiyet caddesinde yürürken,

hayatın tüm olumsuzluklarıyla alay edercesine gülümse.

Sen ki, Allah'a teslimiyetle tüm dünyayı almışsın karşına,

ölümden öte köy olmadığının çoktan varmışsın farkına,

hal böyle iken, üzülüp ağlamak yaraşır mı hiç sana ?

Allah varsa eğer -ki, varlığına, birliğine şehadet ederiz- senin yanındadır tüm kainat.

Haklıysan eğer,

denizler, dağlar, rüzgarlar,

güneş, ay ve yıldızlar,

dağlar, taşlar, topraklar...

harekete geçer senin için tüm mevcudat.

Hayat kısa,

bir günün kuşluk vakti kadar ancak,

unutma, bu dünya asla cennet olmayacak.

Zamanı geldiğinde sular sel olur, rüzgarlar fırtına

hele şöyle dönüp bir bak arkana,

dün ne isek bugün de oyuz

aşamadık kendimizi daha.

Oysa çoktan başarmalıydık,

Sümeyye misali içip şehadet şerbetini,

çoktan bu dünyadan ayrılmalıydık.

Lakin olmadı, yapamadık,

pek ağır geldi nefsimize,

sonunda biz de takılıp kaldık kendimize.

Bu arada kalem incinmeye başladı yine,

uzun lafın kısası bu hayatın yok bir daha telafisi,

musalla taşından sonra, toprağın bağrıdır insanın son sevgilisi.

Yormasın seni bu bozuk çark,

haydi terk et üzüntülerini ve ayağa kalk !                          

Handan Ayyıldız

LAYIKIYLA YÜKLEN KUTLU DAVANI...

12/9/2009

Yine uykusuz bir gece

ve yine yalnızlık...

Zihnim düşüncelerle yorgun,

gönlüm hasretlerle solgun.

Kim bilir ne kadar yakındasın ey ölüm !

Gece...

Dile kolay, sadece iki hece.

Lakin geçmek bilmiyor saatler,

sabah olur mu bilinmez,

beynimi kemirmekte kitabtaki kareler.

Teslim olanlar, müşrikler ve kafirler...

İman edenler, münafıklar ve zalimler...

Kimi hayatını adarken yaratıcının yoluna,

kimi bir harf üzerinde ibadet eder Allah'a.

Teslimiyetin asaleti, imanın hakikati ve şirkin ebedi zilleti...

Küfrün inadı, zulmün karanlığı ve nifakın bitmez sefaleti...

Tecelli ettiğinde Allah'ın adaleti,

karşımızda bulacağız ya ebedi saadeti ya da zebanileri !

Adn cennetleri, nimetlerle dolu hasbahçeler ve Firdevs-i A'lâ...

Demir bukağılar, ateşten prangalar ve cehennem çukurları...

Tedirgin bir bekleyiş ve A'raf'ın adamları...

Yürek dayanır mı buna ?

Ölüm gelince kapıya, yoktur dönüşü bir daha !

Ta ki, yeniden diriltilene kadar...

Kıldan ince, kılıçtan keskin bir yol.

Siz ey günahkarlar !

Yiyin, için ve nemalanın bol bol...

Tükenir nasıl olsa bir gün çizdiğiniz bu sapkın yol !

Ne bir yardım eli uzanır o gün, ne de dostça bir kol;

yol Allah'ın yolu, budur işte doğru yol !

Ya biz ? Bize ne oldu da yönümüzü şaşırdık ?

Nasıl oldu da İpin ucunu kaçırdık ?

Bir yanda hayatın türlü meşakkatleri,

duyulur öte yandan "Azab !", "Azab !" sesleri.

Lakin, uyanmaz gaflet uykusundan,

uyanmaz da sayıklar "Dünya !", "Dünya !" diye serseri...

Ey Nefsim !

Bari hiç olmazsa sen uyan,

geçmişe bir çizgi çek,

bu yolun sonuna dayan !

Elbet bitecektir bir gün bu kısa rüyan,

lakin ebedi olacaktır öteki dünyan !

Mükafat mı istersin, yoksa azab mı ?

Kurtuluş mu dilersin, yoksa hüsran mı ?

Bir an önce bırakıp da cânı cânânı,

layıkıyla yüklen kutlu davanı...

 

Handan Ayyıldız

EKSİK OLSUN BİZDE KORKAKLARIN NEZAKETİ !...

12/9/2009

Söz keskin ise kabarmıştır yürek,

engel tanımaz, gem vuramaz hislerine.

Kor parçasıdır zulme karşı söylenen söz,

artık hiçbir şeyi görmez olur göz.

Hakikatin hakkını verebilmek için kılıç misali söz inmelidir batılın kafasına.

Ne sonunu düşünmek lazım bazen, ne de bakmak önüne arkasına.

"Firavun'a gidin, gerçekten azmıştır o, yumuşak söz söyleyin belki hatırlar ve sakınır !"

Aklına Müslüman'ın hep bu ayet takılır.

Firavun'a dahi "Yumuşak söz söyleyin" derken Rab,

nasıl olur da zalime kaba sözle ederiz hitab ?

Çekince böyle cımbızla bir ayeti,

hayrolmaz asla Müslüman'ın akibeti !

"Elleri kurusun Ebu Leheb'in ve kurudu da !"

Haydi bakalım, yumuşakça söyle bunu da.

Demek ki, parçaya değil bütüne bakmak gerek,

olur mu her zaman aynı nezaket ?

Sövseler naziksin, dövseler naziksin,

belli ki, sen dik durmaktan acizsin.

Lisan-ı münasib'e fatura edip acziyeti,

kendince kurtaracaksın içler acısı vaziyeti.

Tabii insan bu, mazur göstermek için kendisini,

bulur her daim bir hal çaresini.

Yok öyle yağma !

Yeri gelir "Geberesice nasıl da ölçüp biçti" demek gerekir Allah'ın düşmanına,

"Öfkenizle geberin" diye rest çekmek lazım olur bazen Ehl-i Kitab'a.

Gün gelir de Yahudiler çıkınca karşına,

"Kitap yüklü merkepler" deyip yapıştırırsın lafı alınlarının çatına.

Evet, ben başörtülü bir bayanım,

lakin ne şahsiyetsizim, ne de garibanım.

Ne mazluma Yunus, ne de zalime Yavuz olmaktan kaçarım.

Ânın vacibi ne ise ona uygun söylerim sözümü,

dikenden, budaktan da sakınmam hiç gözümü.

Sarf-ı nazar edersek hak sözü söylemekten,

engerek olur da nezaket, zehirler bizi içerden.

İmdi, bir daha söylemek gerekir;

zulmün karşısında susan insan müsvettesidir !

Müsvette de ne kelime,

'Lal kesilmiş şeytandır' Rasul'ün ifadesiyle.

Öyle ya ! Yitirmiştir imanını bir kere,

susmuş da küfre bulaşmıştır ziyadesiyle !

Hulasa;

zulüm varsa anılmayacak bizde nezaketin esamesi,

madem bir gün Allah'a teslim edeceğiz emaneti,

varsın 'Edepsiz' desinler,

yeter ki, eksik olsun bizde korkakların nezaketi !...

 

Handan Ayyıldız

Rahman'a açılan kapı; Dua / Yakarış

7/9/2009

Dua, kelime olarak 'Çağırmak', 'Davet etmek', 'Dilemek', 'İstemek' anlamlarına gelir. Terim olarak dua, yaratılmış insanın bütün benliğiyle Yüce Allah’a yönelerek istek ve dilekte bulunmasıdır. Dua yalnızca ALLAH'a edilir. Yüce Yaratıcı Kur'an'da "Gerçek dua ancak onadır..." (Ra'd: 41) buyurmaktadır. "Dua, mü'minin silahıdır" der Rasulullah (s) ve yine şöyle buyurur: "Dua, ibadetin özüdür." Bu hadis-i şerifin ardından şu ayet hatırlanmalıdır; "Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyat: 56)

Gecenin bir vaktinde (farz olmadığı halde) kalkıp, yüreğimiz (kalp aynı manayı vermiyor, yürek daha samimi ve içten bir ifade bence) parçalanarak, tabiri caiz ise yırtılarak, en azından içten gelen göz yaşları ile yaptığımız hangi dua ya da yakarışa cevap verilmedi ki... Allah, dualara karşılık vereceğini vaad ediyor. Kaldı ki, Peygamber (s) dahi "Amelimden emin değilim" derken, dua konusunda gevşeklik gösteren bizlere; "Siz Allah'tan korkmuyor musunuz?" demezler mi ?!

Kulun, bazen dualarının kabul olmadığını düşünmesi ise bir başka konudur. Yapılabilecek tüm ameller işlense dahi birtakım durumlarda dualar kabul olunmayabilir. Bu, "Sizin hayır bildiğinizde şer, şer bildiğinizde de hayır olabilir. Allah bilir, siz ise bilmezsiniz" (Bakara: 216) ayetiyle açıklanabilir. Ayrıca kul "Ben bittim" demeden yardım gelmez çoğu zaman. Bu da kişinin "Ben kulum, acizim, benim gücüm buraya kadar" diyerek, duası kabul edildiğinde "Ben yaptım" düşüncesine kapılmaması içindir. Kişi, kendince tüm olası denklemleri yan yana getirip uygulamaya koyar, başarılı olamayıp "Bittim" dediğinde ise nusret/yardım gelir.

Duanın belli bir formu var mı bilmiyorum, ayrıca kalıplaştırılmış bir dua, hangi ihtiyaca, ne kadar cevap verir onu da bilmiyorum. Ancak hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:

"Ayakkabınızın kaybolan bağcığını bile Allah'tan isteyiniz." Dolayısıyla her iş için, her türlü dua edilebilir. Maddi-manevi ne ihtiyacımız varsa Allah'tan isteyebiliriz. İstekler sınırsızdır, verecek olanın rahmeti ise geniştir.

Genelde hiçbir sınırlama olmadığı halde, duaların özellikle kabul edildiği bazı özel vakitlerin de var olduğunu biliyoruz. Kur'an, şeytanlar için "Önden, arkadan, sağdan, soldan saldırırlar" ifadesini kullanır. Dikkat ediniz, "Alttan" veya "Yukarıdan" ifadeleri kullanılmamıştır. Hiç şüphesiz ki, bunda hikmet vardır. Kişi, secde halinde ve dua ederken şeytanlar araya giremezler. El açarak, doğrudan yaradana yöneldiğinizde, artık hiçbir aracı olmaksızın, samimiyetle, istediğiniz şekilde Allah ile konuşup, yaratıcınıza meramınızı anlatabilirsiniz .

Şu an itibariyle kaynağını hatırlamamakla birlikte Hz. Ali'nin, geçmişte okuduğum bir duasını anımsıyorum. Allah affetsin, önce bir hortumcu, ahlaksız, imansız, bitmiş-mahvolmuş azılı bir suçlu dua ediyor zannettmiştim. O Ali ki, 5 yaşından itibaren Efendimizin (s) yanında yetişmiş, İslam'ın numune şahsiyetlerinden birisidir. Duayı okuduğumda bir hayli etkilenip "Aman Allah'ım! Biz ne yapacağız?" demekten kendimi alıkoyamadığımı hatırlıyorum. Dolayısıyla kişi dua ederken yaratıcısının huzurunda olabildiğince alçalmalıdır.

Bununla birlikte dua, kısa ve öz bir biçimde Fatiha Suresinde gizlidir. Kul, önce Rabb'ini ta'zim eder, sonrasında da rahmeti sınırsız olan Yüce Yaratıcıdan dilekte bulunur. Zira Allah, şöyle buyurmuştur:

"Kullarım sana beni sorarlarsa bilsinler ki, ben onlara yakınım. Bana dua edenin duasını kabul ederim. Öyleyse onlar da benim çağrıma icabet etsinler ve bana iman etsinler. Umulur ki, doğru yolu bulmuş olurlar." (Bakara: 186)

Batı dünyası, din karşısında her ne kadar direnirse dirensin, yaşadığı dünyevi bunalımdan kurtulabilmek için ister istemez duanın gücünü kabul etmiş durumda. Örneğin; "Sinerji" diyorlar, efendim bir odada bir kaç kişi biraraya gelerek, bir şeyin oluşması için beraberce düşündükleri takdirde, bu birliktelikten sinerji doğar ve üzerinde çaba sarf ettikleri şey meydana gelir(miş). Tabii ki, bunlar birtakım kuruntuların ve tahrif edilmiş bir inancın yansımalardır ve titiz bir şekilde değerlendirilmeleri gerekir. Ancak benim burada anlatmak istediğim şey, Batı'nın ciddi bir arayış içerisinde olduğudur. Ne diyordu Allah (cc)?: "Bana dua edin, duanıza icabet edeyim." Bugün Batıda, inançlı insanların üzerinde dua yoluyla yapılan tedavilerin başarılı olduğu kanıtlanmıştır. New York'ta yollara mobil/seyyar kabinler, dua odaları (prayer rooms) yerleştirilmişse, insanlar artık sokaklarda, caddelerde oturup kendilerince dua ediyorlarsa gerisini siz düşünün...

Bir başka örnek de Budizm'den verelim; Budha'nın tasvirinde, o dua ederken yağmur yağmaktadır ve dev bir kobra onun başının üstünde durarak, onu yağmurdan korumaktadır. Bu da bize göstermektedir ki, dua, tüm dinlerde özel bir yere sahiptir, bir başka ifadeyle dua insanoğlunun tek ve son umududur. 

Bizim inancımızda ise dua mü'minin silahıdır ve biz buna iman ediyoruz. Dua ettiğimizde Allah'ın bizi koruyacağına inanıyoruz. O halde sözlü duadan, fiili duaya geçişi de unutmayalım. Hadis-i şerifte de buyurulmuştur ki, "Bir kötülük gördüğünüzde onu, elinizle düzeltiniz, olmuyorsa dilinizle düzeltiniz, o da olmazsa kalbinizden buğz ediniz. Bu ise imanın en düşük derecesidir." Ne dersiniz? Allah yanımızda olduktan sonra hangi güç bize zarar verebilir ki?

Haydi, hep beraber Rahman'a açılan kapıya...

Selam ve dua ile...                       MESUT ÇAKIROĞLU

11/3/2009
ey filistin  ümmetin karayan yarası  ümmetin baş tacı  uyuyanları uyandıran olurlu bir haykırış ümmetin yüzakı uyuyanların ayakta olanı her zaman hazır olan kerdeşlerin sana ihanet etti

AFGANİSTAN komunizmin vahşetinden bitmeyen iç savaşlara

11/3/2009

Halkının %99'u Müslüman olan Afganistan, İslam dini ile Hz. Osman'ın halifeliği döneminde tanışmıştır. 9. yüzyılın ikinci yarısında Samanilerin eline geçen Afganistan, 10. yüzyılda Gaznelilerin yönetimine girdi. Gaznelilerden sonra Moğolların işgaline uğrayan Afganistan toprakları, 18. yüzyılın başlarına kadar sürekli el değiştirdi.

1736 yılında İran'da tahta çıkan Nadir Şah birkaç yıl içinde Afganistan'ı topraklarına kattı. Nadir Şah'ın bir ayaklanma sırasında öldürülmesinden sonra kurduğu devlet, iç çatışmalara sürüklendi ve topraklarını büyük bir hızla yitirdi. Nadir Şah sonrasında baş muhafız Ahmet Han Abdali bazı aşiretler tarafından şah seçildi ve Ahmed Şah Dürrani adıyla hükümranlığını tüm Afganistan'a kabul ettirdi. Egemenliği Keşmir'den Delhi'ye Ceyhun'dan Umman denizine kadar öyle geniţledi ki, Afgan İmparatorluğu 18. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlılar'dan sonra en büyük İslam devleti oldu.

Ancak kısa süreli bir ömrü olan İmparatorluk büyük bir iç savaşın içine sürüklendi. Bu iç karışıklıklardan faydalanan İngiliz kuvvetleri Afgan topraklarını işgal ettiler. Bu dönemden sonra İngiltere ve Rusya'nın dış müdahaleleri nedeniyle bir türlü uzun soluklu bir yönetime kavuşamayan ve iç çatışmalardan kurtulamayan Afganistan, 1929 yılında iktidara gelen Muhammed Nadir Han döneminde kısa süreli bir istikrar sağladı. Ancak Rusya Afganistan'ın iç işlerine sürekli müdahale ediyor, iktidardaki yönetimleri kontrol altında tutmayı istiyordu. Bu ilişki o kadar güçlüydü ki, Rusya'daki Bolşevik yönetimini ilk tanıyan ülke Afganistan olmuştu.

Sovyetler Birliği'nin de etkisiyle 1973 yılında bir darbe gerçekleşti. Batı yanlısı Zahir Şah devrildi ve yerine Davud Han iktidara geldi. Bu tarihten itibaren Marksist bürokrat ve subaylar Afganistan yönetiminde etkili olmaya başladılar, önemli görevlere getirildiler. Ancak Davud Han Rus etkisinden kurtulup, İslam ülkeleriyle yakınlaşmak istiyordu. Pakistan'la yaptığı anlaşmalar, ülkede etkinliği artan komünist örgütlerin birleşmesine neden oldu. Zaten İslam ülkeleriyle olan bu yakınlaşmanın Rusya'nın tepkisiyle sonuçlanacağı belliydi. 1978 yılında ordudaki komünist generallerin ve bazı komünist sivillerin organize ettiği Sovyet destekli kanlı bir darbe gerçekleşti. Davud Han'ın tüm ailesi, yakınları öldürüldü. Darbeciler ülkeyi komünist bir rejimle yöneteceklerini ilan ettiler. Dahası, dine karşı zalim bir savaş başlattılar. Komünizm'in Kara Kitabı isimli eserde Afganistan'daki komünist rejimin din düşmanlığı şu şekilde anlatılmaktadır:

Kısa bir süre sonra komünist hükümet din karşıtı bir kampanya başlattı. Kuran halka açık meydanlarda yakıldı. Dini yetkililer (imamlar) tutuklandı ve öldürüldü. Şii nüfus içinde çok etkili bir dinî grup olan Müceddedîler Aşireti'nden bir gecede, 6 Ocak 1979'da, aynı soydan gelen 130 erkek katledildi. Her din, her mezhep için dini ibadet yasaklanmıştı.47

Afgan komünistler aslında Sovyetler Birliği'nin paralı birer maşasından başka bir şey değildiler. Moskova'dan gelen "danışman"ların direktifleriyle hareket ediyor, onların gösterdiği şekilde kendi halklarına karşı kitle katliamları gerçekleştiriyorlardı. İktidarda kaldıkları kısa zaman zarfında, büyük bir terör uyguladılar. Aynı kaynakta bu terörün bir örneği şöyle anlatılmaktadır:

1979 Martı'nda Kerala köyü... 1.700 yetişkin ve çocuk, köydeki erkek nüfusun tamamı meydana toplandı ve yakından nişan alınarak otomatik silahlarla tarandı; ölüler ve yaralılar bir buldozer yardımıyla üç ayrı çukura üst üste gömüldü. Kadınlar korku dolu gözlerle, uzun dakikalar boyunca kapanan çukurların oluşturduğu tepeciklerin sarsıldığını gördü: Diri diri gömülenler dışarı çıkmaya çalışıyordu. Sonra sarsıntılar kesildi. Anaların ve dulların hepsi Pakistan'a gitti. Terör Kabil kentini de sarmıştı. Kentin doğusunda bulunan Pole Çarkı Cezaevi, toplama kampına dönüştürüldü. Cezaevi Müdürü Seyid Abdullah mahkumlara şöyle bir açıklama yaptı: "Sizler çöp haline getirilmek için buradasınız."48

 

Yazar Michael Barry La Resistance Afghane (Afgan Direnişi) isimli kitabında, bu cezaevi müdürünün diğer uygulamalarını şöyle anlatmaktadır:

İşkence en geçerli yöntemdi. Cezaevinin en büyük cezası, diri diri lağım çukuruna atılmaktı. Bir gecede onlarca mahkum yüzlerce nedenle idam edilirdi; cesetler ve can çekişen bedenler buldozerler yardımıyla üst üste gömülürdü. Stalin'in cezalı halklar için uyguladığı yöntem yeniden kullanılmaya başlandı. 15 Ağustos 1979'da Hezarelerden 300 kişi direnişe destek verdikleri gerekçesiyle tutuklandı; 150'si buldozerler yardımıyla diri diri gömüldü, öteki 150'si benzine bulanarak canlı canlı yakıldı. 1979 Eylülü'nde cezaevi yönetimi 12.000 mahkumun öldürüldüğünü kabul etti. Pole Çarkı, Cezaevi'nin müdürü duymak isteyenlere şöyle diyordu: "Yalnızca bir milyon Afganlıyı sağ bırakacağız, sosyalizmi kurmak için bu kadar adam yeter."49

Tüm bunlar, Moskova'dan yönetilen uygulamalardı. Gerçekte Afganistan'daki tüm iç karışıklık, Sovyetler Birliği'nin önceden planladığı bir gelişmeydi. Sovyet yönetimi, Afganistan'daki komünistlere darbe yaptırmayı, sonra da bu sözde "demokratik" rejimi korumak bahanesiyle ülkeyi işgal etmeyi önceden kararlaştırmıştı. Moskova'yı bu plana iten neden ise, bugün pek çok siyasi tarihçinin kabul ettiği üzere, o dönemde giderek yayılan İslam'ın komünistler tarafından bir tehlike olarak görülmesi idi.

Sonunda komünist Afgan rejimine karşı Müslüman mücahitlerin düzenlediği direnişi bahane eden Kızıl Ordu, 27 Aralık 1979'da Afganistan'ı işgal etti. Bu işgalle birlikte Afgan halkına karşı uygulanan vahşetin de çapı büyümüş oldu.

 

1979 yılında Afganistan'ı işgal eden Kızıl Ordu, tam 10 yıl boyunca işgalci bir güç olarak ülkede kaldı. İşgal dönemi Afgan halkı için katliam, baskı, şiddet ve işkence kelimeleriyle özdeşleşmişti.

Kızıl Ordu tam 10 yıl işgalci bir güç olarak ülkede kaldı. Mücahit grupların Kızıl Ordu'ya karşı başlattığı haklı direnişi ise, en zalim ve acımasız yöntemlerle bastırmaya çalıştı. Bir Afgan direnişçi, Kızıl Ordu'nun yöntemlerini şöyle anlatıyordu:

Sovyetler bir eve saldırdılar mı, o evdeki kadınları öldüresiye döver, onlara tecavüz ederdi. Ne yazık ki bu barbarlık içgüdüsel olarak değil, programlanmış olarak gerçekleşiyordu; böyle eylemler yaparak toplumumuzun temellerini yıkıyorlar ve bunu çok iyi biliyorlardı.50

Kızıl Ordu, Afganlı Müslümanlara karşı en alçakça yöntemleri kullandı: Afgan çocuklarının oyuncak sanarak ellerine almalarını sağlamak için "oyuncak şekilli mayınlar" yapılıyor, yakalanan mücahitlere korkunç işkenceler uygulanıyor, sivil halk tereddütsüz bombalanıyordu. Tek tek kişi takip etmek yerine köyleri bombalayarak toplu katliamları tercih ediyorlardı.

Mart 1987'de Newsweek dergisi Avusturyalı Profesör Fex Ermacora ile bir röportaj yaptı. Bu röportajda Ermacora, BM'nin Rusya'nın Afganistan'daki vahşetini gizlediğini belirterek şöyle demiştir:

Görgü şahitlerine göre Rus askerleri, Afganlıları evlerinden alarak gırtlaklarını süngülerle doğramaktadır. Çocuk, yaşlı demeden bütün köy halkını meydana toplayıp canlı olarak, üzerlerine benzin döküp yakmaktadır. Kadın ve kızların ırzlarına tecavüz edildikten sonra helikopterlere bindirilip çırılçıplak edilerek aşağıya atılmaktadır. Su kuyuları zehirlenmekte, hayvanlar kurşunlanmakta, tahıl ve erzak ambarları yağmalanmakta, meyva ağaçları kesilmekte, dini kitaplar, camiler ve türbeler yakılmakta, böylece köylülerin mücahitlere destek sağlamaları engellenmek istenmektedir. Ruslar 1980'den bu yana yüz binlerce Afganlı çocuğu, Rusya'daki ideolojik okul ve kamplarda komünist militan olarak yetiştirmektedirler.51
Rus yönetiminin vahşetlerden biri de Lağman katliamıdır. Kabil'in kuzeydoğusundaki bu güzel kentin tüm köyleri haritadan silindi. Nüfusun hemen hemen tamamı öldürüldü. Sadece Karga bölgesinde, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 1.500 kişi öldürüldü. Sadece insanlar değil, köpeklere varıncaya kadar tüm hayvanlar da öldürülmüştü. Tüm evler yağmalandı, mutfaktaki çay ve şekerlere kadar gasp edildi. Kızıl Ordu askerleri, içinde kadın ve çocukların bulunduğu baraka evlerin üzerinden tanklarla geçtiler. Ceset parçaları tankların zincirleri arasında göze çarpıyordu.
10 yıl süren Kızıl Ordu işgalinin sonunda, on binlerce ölü, bir o kadar da sakat geride kaldı. Bugün Afganistan, dünyanın en çok takma kol ve bacak imal edilen ülkesidir. Çünkü Kızıl Ordu'nun mayınları on binlerce Afgan gencinin kolsuz ve bacaksız kalmasına neden olmuştur.
Sovyetler'in geri çekilmesinden sonra ise, istikrarsızlığa sürüklenen Afganistan, kanlı bir iç savaşa tutuştu.

1998 yılında iktidarı ele geçiren Taliban yönetimi ile birlikte siyasi bir düzen ve toplumsal barış ve huzur sağlanamadı ve bugün de halen Afganistan'daki iç karışıklıklar aynı şekilde devam ediyor. Kısacası, 1970'lerde Moskova'nın kışkırtmasıyla başlayan vahşet, çeyrek asır boyunca Afganistan'a büyük acı ve zulüm yaşattı ve yaşatmayı sürdürüyor

« Önceki ::

Blogcu ile yapıldı